SOSYAL DEMOKRASİ AÇMAZI…

 SOSYAL DEMOKRASİ AÇMAZI…
17 Şubat 2024 00:37
443
A+
A-

      Orhan Özkaya

        Değişim, halkın katılmadığı bir “demokrasi” değildir   

    Sosyal demokrasi aslında kapitalizmin ömrünü uzatmak için yine kapitalist emperyalizm tarafından bulunmuş bir göz boyama sisteminin ta kendisidir. Hiçbir köklü çözüm üretmeyen bu sistem sadece geçici iyileştirmeler, tedavi yöntemleri, pansuman uygulamalarıyla oligarşinin ömrünü uzatmayı amaçlayan gerici bir ekonomik sistem. Onun içindir ki Kemalizm, sosyal demokrasiden ayrılır; devletçilik, devrimcilik, laiklik, cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve halkçılık kapitalist uygulamalardan farklılıklar taşır. Hele emperyalizme hiç yüzünü dönmez. Ancak Y-CHP, bu Kemalist ilkelerden uzaklaşalı yıllar oldu. Liberalizmin, serbest piyasa ekonomisinin uygulanacağını söylemek, AB ve ABD ile iyi geçinerek dış politikanın daha onurlu, başı dik ama anlaşmalara sadık kalan bir politika izlenmesi, ülke aleyhine olanların uluslararası yasaların çerçevesi kapsamında ele alınarak yeniden değerlendirmesinden söz etmek kabul edilemez bir yaklaşımdır. Oysa AKP, ABD ve AB’nin bütün dayatmalarıyla ülke aleyhine ne kadar yasa varsa çıkarmış durumda. İktidara geleceğini iddia eden Y-CHP’nin, “ülke aleyhine olan yasaları iptal edeceğim…” demesi gerekmez mi?  Ülkeyi kamucu, devletçi ve özelleştirmelere karşıyım diyerek tavır geliştirmesi ve gerçek halk demokrasisini kurması gerekmez mi? Halkı oy deposu olarak görmeden, ona gereken değeri vererek parlamentoya örgütlü bir güç olarak girmesinin önünü açması samimi bir uygulama olarak beklenir. Yolsuzluklarla gerçekten hiç ödün vermeden mücadele etmek amacını ortaya inandırıcı bir şekilde koyması gerekir. Bütün bunları başaramayıp, yine halk, kitle politikasının malzemesi olarak, dolgu maddesi şeklinde oligarşinin uyutma yönteminin bir unsuru olarak mı zaman yitirmeye savrulacak?

        KİT’ler yeniden devreye sokulmalı

    “Ülkeyi soydurmayacağız” derken; “sosyal devleti güçlendirmek için yasal ve anayasal düzeltmeler yapacağız; işçiler, köylüler, memurlar ve esnaf aleyhine ne kadar çıkartılmış yasa varsa hepsini teker teker ortadan kaldırıp; bu sınıfların lehine yeniden düzenlemeler getireceğiz, özelleştirmelerin tamamını kaldıracağız ve KİT’leri yenden kuracağız, satılan tüm varlıkları geri alıp, kamulaştıracağız ve işsizliği böyle önleyeceğiz, altı oku yeniden tesis edeceğiz” denmesi gerekir. Bunun aksi durum halkın oyalanması demektir. “İşler özelleştirilip, açılıp saçılıp piyasaya yani mafya ekonomisine, kumarhane düzenine bırakılmayacak kadar ciddi ele alınacak” diyebilen, bir CHP yönetimini halk özlemle beklemektedir. Meydanlar da “ne ABD ne AB, Tam Bağımsız Türkiye!” diye halkımız haykırırken, bütün bu özlemlerini yansıtıyor. Yoksa içi boş gösteri olsun diye milyonlar bir araya gelmiyor. Bu toplanmaların bir içeriği, bir ideolojisi var. Milyonlar, ulusal tarım, sanayi, dış ticaret, ekonomi ve teknoloji bekliyor. Yabancı tekellerin ülkeyi işgal altına almasını istememekte ve buna esastan bir son verme zamanının geldiğine hatta bu zamanın da geçmekte olduğuna inanmaktadır. Eğitimde, sağlıkta, ulaşımda ve iletişim alanında ulusalcı bir politika izlenmesini beklemektedir. Serbest pazar, açık piyasa üzerinden yürümekte olan siyasal ve ekonomik düzenin “karma ekonomi” düzeni ile milli hale gelmesi gerektiğini arzulamaktadır. Milyonlarca gencimizin işsizliğini önleyeceksek, devleti yeniden işletmeli ve ona güç vermeliyiz.

        “Devleti böldürmeyeceğiz” söyleminin anlamı

    “Devleti böldürmeyeceğiz” söylemi, ABD ve AB’nin ülkemizi Sevr çıkmazına düşürdüğü projelere karşı çıkmak demektir. Yine bu emperyalist devletlerin etnik ve dinsel azınlıkları kullanarak, ılımlı İslam’ı dayatarak bir şeriat devleti kurmalarını engellemeyi ve BOP’ nin eş başkanlığını fırlatıp atmayı gerektirir. Y-CHP yönetimi, bu dayatmaları gördüğü halde, bunu ortadan kaldıracağını henüz net bir şekilde ortaya koymamakta, çekinmekte ve kıyıda, kenarda dolaşmaktadır. Oysa halk, miting meydanlarında siyasal partilerden ve onların yöneticilerinden önde olduğunu göstermiştir. Birleşmeleri isterken, içerikten yoksun, kuru kuru sayısal üstünlükle iktidarı ele geçirmeyi, sistemin aynen kaldığı yerden devamını kastetmemektedir. Tam bağımsız bir Türkiye isteyen birlikteliği birleşenlerin önüne koymuştur. Aksi bir durum, yine yollara düşmesini, daha duyarlı katılımlarla toplanmasını gerekli kılacaktır. Halkı ezdirmemek, ülkeyi soydurmamak için, emperyalizmle açık açık yüzleşmeyi göze almak gerekir, bunlar yapılmazsa ne halk ezilmekten ne ülke soyulmaktan ve ne de devlet bölünmekten kurtulur. Bu sloganlar güzel sloganlar, ancak içi inançlı bir şekilde doldurulmazsa içi boş ambalajdan ibaret olarak kalır… Bir ülkedeki partilerin sınıfsal sistemin dışında olması ve halkın politikadan dışlanması o ülkenin “Tam Bağımsız” bir ülke olmasının olanaksız hale geldiğinin göstergesidir. Zira partiler, böyle bir ilkeyi kendisine temel politika olarak almalı ve halkın bu özlemini ve direncini karşılamalıdır. Halk kendi ülkesinde “Tam Bağımsızlık” içerisinde yaşamak ilkesine bağlı kalmak istiyor. Bu, Atatürkçülüğün değişmeyen tek temel ilkesidir. Bundan vazgeçmek ülkeyi bağımlı kılmaktır. Bir ülkenin halkı siyasilerden önde gidiyorsa o ülkenin siyasi haritasının değişmesi ve halkın bunu yeniden çizmesi gerekir. Aksi takdirde kaderini ele almaktan yoksun kalarak kendi sınıf bilincinin gereğini yapmamış sayılır. Bu işlerin çözümü devrimci atılımları beraberinde getirmek zorundadır.

        Medya Holding diktatörlüğü

    Medya holding diktatörlüğünün biçimlendirdiği bir ortamda yapılacak seçime demokrasi adını ne diye takmaktayız? Ülkede satılmadık hiçbir alan kalmamış, bu konudan en küçük bir söz etmeyen partiler ve başkanları neyi çözecek? Halkı oyalamak ve zaman kazanmak olmamakta mıdır bu durum? Kapitalizm kendi çözümsüzlüklerini, yarattığı daralma ortamını uzatmalarla zaman kazanmaya çalışıyor. Halkın bilincini de kurduğu medya ve basın imparatorluğu ile karartıyor. Aslın da, bugün uygulanan demokrasi tam anlamıyla sermayenin diktası haline gelmiştir. Hele emperyalist demokrasi ihraç ürünü haline “getirilerek” azgelişmiş ülkelerin sözde önünün açılması için, ABD, AB, İngiltere ve İsrail gibi saldırganlar tarafından silahlı ya da özelleştirmeler yoluyla işgal edilmesi yeni bir strateji haline gelmiştir. İhtiyaç halinde davetsiz olarak, kendi kurduğu uluslararası hukuk sistemini de rüzgârına katarak dalış yapmaktadır.

    Bu saldırılarda öldürdükleri insanların sayısı hiç önemli değil, onları ayaklarına takılan böcekler olarak görmekte ve kendi verdiği zayiatları öne çıkarmaktadır. Kendi Meclisi’nden istediği ülkenin devlet başkanını öldürme, alıp kaçırma, o ülkeyi işgal etme yetkileri çıkarabilmekte ve bunları dünyanın gözü önünde uygulamaktadır. İşte buna şimdiler de en iyi yönetim biçimi denmektedir. Tabii, bunun yararını dünya bugün için anlamayabilir, bir elli yıl sonra bu yapılan işgalin, katliamların faydasının ortaya çıkacağının açıklamaları utanmadan yapılır. Yeryüzünde hiçbir insanlık değeri bırakmayacak gibi görünen küresel emperyalizm ortadan kaldırılmadıkça, dünya huzura kavuşamayacak. Emperyalist sermaye halka hiçbir örgütlenme özgürlüğü vermeden kendi partisini ve kendine yakın işbirlikçi partilerini, “demokrasi” adını verdiği tiyatro oyununa oyuncu olarak sokup, yarıştırıyor. Her türlü bilgi kirliliğini basın ve medyası aracılığı toplum üzerinde uyguluyor. Sonra da sandıktan bir parti çıkıyor. Bu parti kendisine karşı ters bir tutum almaya kalktığın da da devirip atmaya kalkıyor. İşte işçinin, köylünün, memurun, esnafın ve tüm çalışanların siyaset dışına itilerek örgütlü bir güç olmalarının önü bu darbeler ortamında daha da baskılanarak oligarşi denilen sermayenin, dışa bağlı milli olmayan patronların yönetimi yüz yıllardır sürüp gidiyor.

        Kurtuluş Kemalist ideolojidedir

    Bunu bin yılda geçse değiştirebilmek sandık yoluyla olanaklı değildir. Çünkü bu güç artık dünya ölçeğinde emperyalist bir diktatörlük halini almıştır. Dünya sömürü merkezi, işlerin sarpa sardığını, ezilen toplumların, ulus devletlerin birer birer uyanmakta olduğunu görüyor. Bu nedenle halkları devre dışı bırakmak için her türlü gizli kapaklı oyunu tezgâhlamaya çalışıyor. Ancak sonuç alması ise son derece zor hale geldi, Dünya, anti-emperyalist güçlerin duruma egemen olduğu koşulları hızla yaşamaya başlamıştır. Kurulan bu bütün bu tuzaklardan, ancak bağımsızlık kavgası, savaşı verilerek karşı konulduğu bilinci halkların yüreklerine iyice yer etmiştir. Yeni küresel emperyalizme karşı verilen kavga, savaş sonunda elde edilen kazanımlar; halkların birleşip uluslararası örgütlenmelerle korumaları mümkün olduğunu net bir şekilde göstermiştir. Aksi durumun yine o tuzağın içinde kıvranmak demektir. Çünkü emperyalizm yüzyıllardır insanlığa rahat vermemiş halkların elinde nesi var nesi yok hepsini çalıp götürmüştür. Bunu da medeniyet diye dünyaya dayatmıştır. İşte koskoca Afrika kıtasının hâli ne enerji kalmış ne maden ve ne de emek güçleri, insanlık… Birde AİDS gibi hastalıklarla tümden siyah halkı soykırıma tabi tutmaktadırlar. Bu kıtaya bıraktıkları en büyük miras hastalıklar, açlıkla gelen ölüm ve iç savaşlardır. İşte emperyalizm, dünyayı savaşlarla büyük bir çöle çevirmekte… Kendi yarattığı nükleer tehlikeyi hiç gündeme getirmeden, bağımsızlığının en büyük güvencesi olan ülkelerin yaptığı denk silah gücüne tahammül edememekte… Bütün bu kaos ortamında seçim sandığından demokrasi çıkararak, ülkenin satılan bütün varlıklarını; fabrikaları, bankaları, tersaneleri, limanları, madenleri, havaalanlarını ve ülkenin parasını pulunu perişan edeceksiniz! Böyle bir çözüm henüz dünyada bulunmuş değil. Bu, ABD ve AB emperyalist küresel kuşatması demektir. Ancak bu durum; zorla, savaşarak, direnerek yok edilir, kırılır. Atatürk bu işi böyle çözdü. Gerisi bal gibi “teferruat” ve halkı yanıltmaktır, oyalamaktır. Milyonlarca halk, “Tam Bağımsız Türkiye “diye alanlarda bu bilinçle haykırdı; yoksa bazıları milletvekili olsun, Meclis toplansın ve yine “aynı hamam, ayni tas” olsun diye değil!

Azim ve Karar, 17.02.2024