Site Rengi

TARIMSAL KAYNAKLARIMIZ NASIL YOK EDİLİYOR?

<strong>TARIMSAL KAYNAKLARIMIZ NASIL YOK EDİLİYOR?</strong>
27.12.2022
1.307
A+
A-

Cihan Dura

Medyadan iki haber:

-Hükümet tarım ve orman alanlarında bazı düzenlemeler yaparak köklü değişikliklere gidecekmiş. İlgili bakanlıkça belirlenen ürün ve ürün gruplarında üretim yapılması bakanlığın iznine tabi olacakmış. Sözleşmeli üretim zorunlu olacakmış.

-Kuruluş amacı Türk çiftçisinin desteklenmesi olan Tarım Kredi Kooperatifleri marketlerinde raflar ithal ürünlerle dolu. Pirinç Yunanistan’dan, kırmızı mercimek Kanada’dan geliyor. Ayçiçeği yağı ve ceviz ise yerli ve ithal ürün karmasından oluşuyor. Türkiye’de üretimi olan yenibahar baharatı Meksika’dan, zerdeçal ise Hindistan’dan ithal ediliyor.

Biz fotoğrafı genişletelim ve soralım: Tarımımız bugün ne durumdadır, geçmişte neler yaşadı, çiftçinin oyları ile iktidar olanlar bu yaşamsal sektöre nasıl davrandılar, neler yaptılar, görelim bakalım.

TBMM Küresel İklim Değişikliği Araştırma Komisyonu’na göre 2001 yılında 26,4 milyon hektar olan tarım alanımız 2020 yılında 23,1 milyon hektara geriledi. Tarım alanlarında 19 yılda yaşanan kayıp yüzde 12 oldu! Bu, ondokuz yılda toplam 15 Hatay büyüklüğünde tarım arazisinin kaybı anlamına geliyor. Öte yandan, 2011 yılında Türkiye’de, 68 milyar dolar olarak gerçekleşen tarımsal hasıla 47 milyar dolara düşmüş bulunuyor. Çiftçi sayısı ise son 12 yılda yarı yarıya azaldı.

Her yıl tonlarca toprağımız erozyonla denizlere taşınıyor. İnşaat ve yeni tarım alanları elde etmek için mera ve doğal orman alanlarımız acımasızca yok ediliyor. Meralardaki azalma korkunç ölçülerde. Or­manlarımız da öyle, süratle azalıyor. Tohum sorunumuz var. Cehalet simgesi yöneticiler, epeydir, çitçilerimizi İsrail tohumuna mahkûm etmiş bulunuyor.

Hayat gerçeklerle düzenlenir. Hayatına dünya gerçekleriyle düzen vermeyi başaramayan toplumların başı beladan kurtulmaz, hatta bu toplumlar zamanla çözülür ve dağılırlar. Gerçekler ise ancak dünyaya değer vererek, onunla yakından ilgilenerek, bilimsel yöntemlerle gözlem ve muhakeme yapılarak bulunur. Türkiye bugün ne yazık ki, güçlü ve dayanıklı bir ekonomiye sahip değil. Bunun birinci sebebi Atatürk’ün önümüze koyduğu “Hayatta en hakikî mürşit bilimdir” ilkesine rağmen, modern bilimleri yol gösterici olarak almamış, varlık ve geleceğimizi belirleyici bir konuma oturtmamış olmamızdır. Türkiye’de bilimsel anlayış siyasette ve yönetimde ana belirleyici değildir. Çağdışı zihniyetler, kişi ve sınıf çıkarları öndedir. Bu yüzdendir ki, her yıl her alanda özellikle tarımda büyük kayıplara uğruyoruz.

● Türkiye tarım arazilerini yıllardır kaybediyor. Alternatif, marjinal tarım arazileri olmasına rağmen, geniş ve verimli tarım arazileri tarım dışı amaçlarla, şehirleşme, sanayi tesisleri, turizm, madencilik amacıyla kullanılıyor. İmara açılıyor, yerleşim, sanayi ve maden alanlarına dönüştürülüyor. Birinci sınıf tarım arazilerini köstebek gibi oyuyor, kazıyor, taş ocakları açıyor, tuğla fabrikaları kuruyorlar. 

● En verimli tarım arazileri bile imara açılıyor! Yerleşime açılabilecek verimsiz veya az verimli alanlar olmasına rağmen arazilerin tarım dışı kullanıma açılması çok büyük bir israftır, akıl dışıdır; ‘vatana ihanettir’ desem yeridir. Kayıplar bununla mı bitiyor, hayır!… Yeterli gelir sağlayamayan çiftçi, toprağı ekmekten vazgeçiyor. Tarımdan soğuyor, tarlasını satarak kentlere sığınıyor.

● Evet, bu yapılanlar salt birey ve şirket açısından kârlı işler, vahşi kapitalizmin mantığına uygun işler… Ancak toplum açısından korkunç birer kayıp, zarar, aynı zamanda birer doğa cinayetidir.  Üç beş kişi kolayından para kazanıyor, zenginleşiyor; ancak toplum olarak kat kat fazla zararlara uğruyoruz, yerine konulamaz şekilde en değerli kaynaklarımızı kaybediyoruz. Fakat doğa öcünü alır, yalnız o kişilerden değil, doğrudan doğruya bütün bir toplumdan, hepimizden alır; kuraklıkla, sellerle, depremlerle, iklim değişikliği ile…

* * *

Türkiye tarımsal kapasitesi çok büyük bir ülke. Öyle ki, 1990’lı yıllara kadar tarımda kendine yeterli 7 ülkeden biriydi. Bugünse tam tersi bir konumda. Birçok tarımsal ürünü, hatta en zorunlu olanları bile ithalat yoluyla başka ülkelerden sağlıyoruz. Bu acınacak duruma neden, nasıl geldik? Yukarda bir sebebini açıkladım, ancak bir sebeb daha var. İlki iç kaynaklı idi, bu ise dış kaynaklı…

Emperyalist Batı (İngiltere, ABD, Fransa…) teknolojik ve ekonomik gücüne dayanarak, diğer ülkelere -zaaflarından faydalanarak- hep kendi çıkarlarına uygun politikalar dayatmış ve kabul ettirmiştir. 

Savaş sonrasında Avrupa tarım ve hayvancılık sektörlerine büyük yatırımlar yapmış, kendine şu hedefi çizmişti: Tarımda kendi kendine yeterli duruma gelmek… 1970’li yıllarda bu hedefine ulaştı. Dahası, ürün fazlaları vermeye başladı. Dağlar gibi tarımsal ürün stokları oluştu. Bu ürün fazlaları eritilmeliydi. Peki, nasıl? Tabii bulacakları yeni pazarlar sayesinde!

Ne yapılacaktı? Diğer ülkelerin tarımsal üretim kapasiteleri olabildiğince çökertilecekti! Eğer bunu başarırlarsa, o ülkeler sanayi ürünlerine ek olarak, ihtiyaç duydukları tarımsal ürünleri de zorunlu olarak Batı’dan satın alacaklardı. Sorunu Türkiye özeline taşırsak, ABD ve AB’nin (özellikle İngiltere-Almanya-Fransa’nın) çıkarları; Türkiye’nin yalnız sanayide değil tarımda da “üretici değil tüketici” konumuna getirilmesini gerektiriyordu. Elverişli politikalar yoluyla, diğer az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de -iç bedhahlarla işbirliği yaparak- tarım sektörünü çökertmeye, tarımsal kapasite ve potansiyeli yok etmeye koyuldular. Hükümetlerimiz -bilerek veya bilmeyerek- bu hain dayatmaya boyun eğdiler. Yapılan korkunç hatânın sonucu ne yazık ki, yıllar sonra fark ediliyor!

Çok önemli bir husus var, dikkate alınacak: Uruguay Round Antlaşması’nın kabulü bu hainliğin belgesi olabilir mi? Peki, neler olmuştu orada? 

Tarih 26 Ocak 1995… Türkiye Büyük Millet Meclisi 4067 sayılı yasa ile, Uruguay Round kararlarını uygulamayı kabul ediyor.Uruguay Round Antlaşması (1986) Türkiye gibi ülkelerin, tarım pazarlarını serbest rekabete açmasını dayatıyordu.Buna göre:Türk tarım üretimine sağlanan destekler ve ihracat sübvansiyonları, tarım ürünleri ithalatına uygulanan miktar kısıtlamaları kaldırıldı. Gümrük vergileri düşürüldü. Bu uygulamalar; yabancı ülkelerden tarımsal ürün ithalatının önemli ölçüde serbestleştirilmesi, Türk çiftçisinin, kaderine terk edilmesi anlamına geliyordu.

Dünyanın birçok diğer ülkesinde de benzer değişiklikler yapıldı. Emperyalizmin lokması büyük olmalıydı. Küresel şirketler çok memnundu. Depolarında bekleyen GDO’lu, endüstriyel tarım ürünlerini bu ülkelere seller gibi akıtmaya başladılar, tabii Türkiye’ye de…

* * *

Doğada her şey birbirine bağlıdır. Kaynaklarını akıllıca kullanmayan toplum, hatâsının bedelini eninde sonunda öder. Bir alanda yapılan hatâ, zincirleme olarak bütün diğerlerini etkiler. Onun içindir ki devlet yönetimi akıllı, bilgili, sosyal ahlaklı adamlar ister. Ne geniş ormanlar, ne sulak alanlar, ne verimli tarım arazileri Türkiye’de bilim-engelli ve zayıf ahlaklı yöneticilerin aldıkları yanlış kararlar yüzünden yok olup gitti ve gidiyor.

Atatürk Nutuk’ta ne diyordu: Bağımsızlığımızın düşmanı olan, bizi ekonomimizi geliştirme gayretinden, alıkoyan iki kuvvet vardır. Biri dış düşmanlardır. Bunlar ülkemizi sömürge yapmak, bunun için de uyanmamızı, kalkınmamızı istemeyenlerdir. Ancak, bizim için dış düşmanlardan daha zararlı, daha öldürücü birileri daha vardır ki onlar da iç düşmanlardır, aramızdaki hainlerdir. Ulusal bağımsızlığımızın en büyük düşmanı, asıl bunlardır.

Atatürk yine diyor ki, cehalet bütün kötülüklerin anasıdır.

Bu uyarı beni şu özdeyişe götürdü: Her millet layık olduğu idareye mazhar olur.

Demek ki, bizim tek çıkış yolumuz var: Cehaletle mücadele etmek, cehaleti yok etmek!…

Azim ve Karar, 27.12.2022

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.