Site Rengi

ATATÜRK TARİH OKUMAYA NEDEN BÜYÜK ÖNEM VERİYORDU?

ATATÜRK TARİH OKUMAYA NEDEN BÜYÜK ÖNEM VERİYORDU?
REKLAM ALANI
11.05.2021
346
A+
A-

Atatürk kimi konuşma ve yazılarında hayatta kullandığı düşünme, karar alma ve uygulama tekniklerindende bahsetmiştir. BunlarBilimsel Yöntemler, Uzmanlar, İşbirliği, Ufkun Ötesi, Zamanlama, Diğer Teknikler başlıkları altında Ataname’de yer almıştır (ss. 717-737).  Diğer teknikler arasında bulunan bir yöntemide “tarih okumak, tarihten ders almak”tır.

Bu teknik Atatürk’ün ağzından Ataname’de şöyle açıklanıyor: Ben mümkün olduğu kadar geniş tarih bilgisine sahip olmaya çalıştım. Yerli ve yabancı yüzlerce yazarın kitaplarını okudum. Kafamda çözüm yolları oluşturdum.Tarih benim için geçmişin hikâyesi değildir; günümüzü de anlamak için olaylardan ders almaktır.Tarih ihtiyatsızlar için merhametsizdir. Dünü unutursan, yarın hatalara düşmekten kurtulamazsın. Özellikle yakın tarih büyük derslerle doludur. Ben yeni Türkiye devletinde neyi, nasıl yapmamak gerektiğini saptamak istediğim zaman, bu basit fakat son derecede verimli yönteme başvurur, Osmanlı’nın yakıntarihine bakardım.

ARA REKLAM ALANI

Görüyoruz ki, Atatürk “neyi, nasıl yapmamak gerektiğini belirlemek istediği zaman” Osmanlı’nın yakın tarihine başvuruyor. Bu ne anlama geliyor?

●Attila İlhan Hangi Atatürk adlı kitabında sorunun yanıtını etraflıca veriyor.

Attila İlhan Atatürk’ü yakından incelemiş, görüşlerini derinliğine analiz etmiş ve değerlendirmiş bir yazarımızdır. Bu yakın ve analitik ilgi pek az ‘Atatürkçü’ yazarda görülür. Atatürk’ün, tarihi bir metot olarak kullanmasına dair bir değerlendirmesinide adı geçenkitabında [Bilgi Yayınevi, Ank., 1999, ss.176-179]Elini Verirsin, Kolun Giderbaşlığı altında buluyoruz; özetle şunları yazıyor:

Mustafa Kemal’in, yeni Türkiye devletinde neyi nasıl yapmamak gerektiğini saptamak için kullandığı yöntem, basit fakat etkileyiciydi: Osmanlı’nın yakın tarihine bakardı.Cumhuriyet’in, Mustafa Kemal döneminde, yabancı sermayesinden ve yabancı borçlarından yılandan kaçar gibi kaçması, boşuna mıdır sanırsınız?Osmanlı’nın yıkılışını kolaylaştıran ekonomik çözülüşün kökeninde, İngiltere ile yapılan 1838 Ticaret Antlaşması’nın bulunduğunu, işin uzmanları sık sık söylemiştir. Bu antlaşma Osmanlı ekonomisini yabancılara teslim ediyordu! Attila İlhan; Helmuth von Moltke, Edward Michelsen’in 1850’lerin başlarında yazdıkları kitaplardan, Lütfi Tarihi’nden, İbret gazetesinde çıkan bir yazıdan faydalanarak aşağıdaki kanıtları veriyor.

– Ticaret, yabancı malların yerli hammaddelerle değiştirilmesinden ibaretti. Türk; hammaddesini kendi yurdunun yetiştirdiği bir okka işlenmiş kumaşa karşılık, on okka ham iplik veriyor. Başkentin yakınında uçsuz bucaksız yerler bomboş durur, hükümet Odesa’dan buğday alır. Topraklar, ormanlar, sular olduğu gibi duruyor. Türkiye’nin bütün ticaretinin, kendi yasalarının himayesi altında yaşayarak, bu devletin içinde bir sürü devlet yaratan yabancıların elinde olması bundan.

– Yabancı memleketlerde büyük ünü olan Türk endüstrisinin birçok kolları şimdi mahvolmuştur. Bunlar arasında pamuklu endüstri gelir ki, bugün tamamıyla İngiliz endüstrisi tarafından sağlanmaktadır. Şam’ın çelik bıçakları, Kıbrıs’ın şeker endüstrisi, İznik’in çini endüstrisi, Teselya’nın Türk kızılı iplik boya endüstrisi hep yok olmuş, izi bile kalmamıştır.

– Lütfi Tarihi’nden bir bölüm: “O antlaşma ile tekel usulü kalktı ise de, yerine yabancı tekeli geldi. Osmanlı ülkesinde yabancılar hırdavatçılığa kadar girdiler. Devletin tebaasının esnaflığı ve ticaretini, adım adım yabancılar ellerine aldı. Yurt içi sanayi bütünüyle mahvoldu. Avrupa malları revaç bularak, kalan paramız da Avrupa’ya çekilip gitti.”

-İbret gazetesinde yayınlanan bir yazıdan: “En sonunda esnafımız, tüccarımız, uşaklığa, kolculuğa dökülmekten başka çare bulamadılar. Avrupa fabrikalarına, kırık çürük birkaç edevatla nasıl karşı konulabilirdi?”

● Tarihimizden derlediği bu ibret levhalarının ardından, A. İlhan yazısını şöyle toparlıyor: Bir yandan, yabancı sermayesini içeriye buyur etmişiz, o gelişmiş teknolojisi ve hızlı yayılma gücüyle iç pazarımıza yerleşmiş, böylece iyi kötü var olan endüstrimizi yıkıp, tüccarımızı perişan etmiş. Bir yandan, ekonomimiz ve maliyemiz gittikçe bozulduğundan, dış borçlanmalar yüksek faizlerle birbiri üzerine binerek, dengemizi altüst etmiş. Yabancı sermayenin ve yabancılardan alınan borçların, Osmanlıları çeyrek yüzyılda getirdiği yer, iflasın ta kendisidir. Muharrem Kararnamesi işte bunun üstüne geliyor. Bundan da Duyun-u Umumiye adıyla bildiğimiz korkunçörgüt ortaya çıkıyor. Osmanlı Hükümeti, yabancılara borçlarını tahsil edebilmeleri için, tütün ve tuz tekel gelirlerini, bunların yanı sıra damga pulu resmini, alkollü içkiler resmini, İstanbul ve daha bazı bölgelerin balık resmini, birçok yerin ipek öşrünü, tömbeki resmini rehin ediyordu.

Uygulamada Düyun-u Umumiye idaresi geniş kapsamlı bir örgüt olarak ortaya çıkmış, devlet maliyesinin yanında, ona paralel, ondan güçlü bir örgüt olarak çalışmıştır. Şu satırlar Parvus Efendi’den: “Ülkenin her yanında şubeler açarak, binlerce memuruyla koskoca bir örgüt oluşturan Düyun-u Umumiye’nin, devlet gelirinin büyük bir bölümünü kendi pençesine düşürmemesi olanaksızdı. 1882/83 yılında devlet gelirleri Duyun-u Umumiye yönetimine girdiği zaman, örgütün yönetimi altındaki geliri; (yaklaşık) 2,5 milyon Osmanlı lirasından ibaret iken, bu miktar; üç kat artarak 1911/12 yılında 8,3 milyon liraya ulaşmıştır.

Yazarımız, sonuç olarak “gel de Kemal Paşa’nın dediklerini hatırlama” diyor ve onun şu uyarısını ekliyor: “Evvelce Türkiye’deki yabancı teşebbüslerinin, yabancı amaçlarının içimizde uyandırdığı kaygılar bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Bazen aşırı derecede kuşkulu davranıyorsak, bize çok pahalıya mal olan özgürlüğümüzü kaybetmek konusundaki korkumuzdandır.” (29.10.1923)

*  * *

Atatürk’ün,“Türkiye devletinde neyi, nasıl yapmamak gerektiğini saptamak istediğim zaman, yakın Osmanlı tarihine bakarım” derken, neyi kastettiğini kolayca anlıyoruz değil mi, dolayısıyla ‘tarihe başvurma’ yönteminin hikmetini de…

Bu tutum keşke, yakın geçmişte Avrupa Topluluğu ile Gümrük Birliği Antlaşması imzalayanların da kulağına küpe olsaydı. Bu yoldan başlayan esareti tahkim eden sonra gelenlerin de…

Söz konusu edilen zatların -eğer kötü niyetli değilseler- tarihi hiç bilmedikleri, dolayısıyla tarihten hiç ders almadıkları nasıl da belli oluyor.

Azim ve Karar, 11.05.2021

REKLAM ALANI
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.