wp menus'den En Üst Menünüzü Seçin
Envato ad
Envato ad

İKTİDARDA OLANLARIN BİLGİSİZLİĞİ ÜLKEYE NEDEN BÜYÜK FELAKETLER GETİREBİLİR?

Cihan DURA

Çünkü böyle kişiler gerçekleri göremezler, aramazlar da… Çünkü bilimsel yöntemi bilmezler, dolayısıyla bilim verilerini kullanamazlar. Bilgileri bilimsel değildir. Hayal, hurafe ve menfaat ürünüdür. Sorun doğrudan Atatürkçülüğün Bilimcilik ilkesi ile ilgilidir. Bundan kaynaklanan sapmalar diğer bütün uygulamaları da olumsuz etkiler. 

Bilgisiz olan yönetici gerçekçi olamaz, gerçeği tanıyamaz. Aklını, duyularını dünya gerçeklerine uygun olarak kullanamaz. Hayatsa gerçeklerle kuruludur, gerçeklerle yönetilir. Kişi en hakikî yol gösterici olan bilimlerin engin imkânlarından yoksun kalır. Aldığı hemen her karar, yaptığı hemen her iş yanlış olur. Göz önündeki gerçekleri göremediği gibi, ufkun ötesini, geleceği de göremez. Oysa devlet yönetimi bugünün ve geleceğin gerçeklerini görmeyi, ona göre hareket etmeyi, politika geliştirip uygulamayı gerektirir.

Devlet adamları, özellikle yeterli tarih bilgisine sahip olmalıdır. Ancak bu sayede ülkeyi daha iyi yönetirler. Atatürk diyor ki, “yakın tarih büyük derslerle doludur. Ben yeni Türkiye devletinde neyi, nasıl yapmamak gerektiğini saptamak istediğim zaman, bu basit fakat son derecede verimli yönteme başvurur, Osmanlı’nın yakın tarihine bakardım.” İbn-i Haldun da devlet adamlarının tarih bilgisine sahip olması gerektiğini, yoksa o devletin çökeceğini düşünür. Turgut Özakman böyle birinin, “Nutuk’u ilk kez cumhurbaşkanı olduktan iki yıl sonra okuduğunu” büyük üzüntüyle kaydeder.

**

Evet, kendisine devleti yönetme görevi verilen adam yeterli ölçüce bilgili, kültürlü olmak zorundadır. Bilgiden kasıt kuşkusuz bilimsel bilgidir. Bu kişiler her kim ve hangi mevkide olursa olsun, kendilerini çağdaş bilgiyle donatmak zorundadır.

‘Bilgisiz’ demek modern bilimlerden habersiz demektir. Tarih, sosyoloji, ekonomi bilgisinden yoksun demektir. Bilimsel bilgi yoksa, doğru fikir, doğru hedef de yoktur. O zaman kişi hayal gücüne veya bunun ürettiği masallara başvurur. Hayaller kurar, hayallerle yetinir, geçmişin hayal ve masallarının, naklî bilgilerinin peşinden gider. Başkalarının kuklası olur. Atatürk bu tehlikeli duruma Osmanlı tarihinden (Padişahlar, Vahdettin, Sadrazam Kara Mustafa Paşa…) örnekler verir. Oysa “hayat hayallere dayanmaz, gerçeklere dayanır.” Şimdi, bir devletin başında olan böyle bir adamın aldığı kararları, bu kararların toplumu ve devleti nasıl etkileyeceğini bir düşünün! Düşünmesi bile korkunç değil midir?

Diyeceksiniz ki, danışmanları olacaktır; onlar gereken bilgiyi verir, doğru yolu gösterirler. Doğrudur, ancak cahil bir yönetici kendisine iyi danışmanlar seçer mi? Haydi seçti diyelim, kibir ve cahilliğinden onların kararlarına ne derecede uyar, o kararları ne derecede uygular?

**

Soruna Ataöğreti’nin ilkelerinden Millî Egemenlik ilkesi açısından da bakabiliriz.

Büyük olasılıktır ki, bilgisiz olan iktidar sahipleri halkın iradesine de uymaz, hatta çoğu bunun ne olduğunu da bilmez. Oysa insanlar ancak emelleri, fikirleri teşhis edilerek, öğrenilerek sevk ve idare olunabilir. Bu, millete saygısız kişilerden biri “halk sürüdür, çobanı da benim” dememiş midir?

Atatürk neden şu uyarıda bulunmuştur: Bir ulusta, yöneticilerinin kişisel ihtiras ve tartışmaları, görevin gerektirdiği yüce duyguların üzerine çıkarsa, o ülkede dağılma ve batma kaçınılmazdır. Sevgili milletim, başının üstüne çıkaracağı adamların kanındaki ve vicdanındaki öz cevheri iyi tanısın. Böyle kişilerin iktidarda bulunduğu, yasaları halkın seçtiği bir meclisin yaptığı cumhuriyet rejiminde bile tehlike bertaraf edilmiş değildir. Birçok örnek arasından buna Atatürk’ün aramızdan ayrılışından hemen sonra iktidara gelmiş olan hükümetlerin -ne o günü anlamadan ne geleceği öngöremeden- emperyalist devletlerle yapmış oldukları İkili Antlaşmalar ve onları izleyen uygulamalar örnek verilebilir.

**

Atatürk diyor ki:

Bizde hayalperestlik yaygındır, bizim henüz hakikatle hiç temasa gelmemiş geniş çevrelerimiz vardır. Bu çevrelerde henüz acemkârî hayallerle dolu olanlar çoktur. Bu kusurumuzun acı meyveleri çok görülmüştür. Meclis’te 1 Ocak 1921’de yaptığım konuşmada tarihimizden buna şu somut örnekleri verdim: Sevgili milletimizi bugün idam sehpası karşısında bulunduran eylemlerin ve hareketlerin kaynağı hayaldir, hissiyattır. Uzaklara gitmeye gerek yok. Bu milletin genel seferberliğinin hangi hakikate, hangi gerçek hesaba dayandığını bir kez düşününüz. Bunun sebebi hissiyatın ta kendisidir. Dünya Harbi’ne ne ile girdik? Vaktinden önce Dünya Harbi’ne bu milleti sevk eden nedir? Hangi gerçektir, hangi duygudur? 

Daha ilerisine gidelim, geçmişimize dönelim, işte küçük bir tarihî olay: Sadrazam Kara Mustafa Paşa, bu milleti Viyana kapılarına sevk ederken, bütün Kuzey Almanya’yı zapt ve fethederek dünya çapında bir Osmanlı İmparatorluğu yapmak hülyasına düşmüştü. Fakat zavallı paşamız düşünmüyordu ki, bütün bu fetih emelleri peşinde dolaşırken, bu girişimler; torunlara, babadan miras kalan yerlerini kaybettirmek için zemin hazırlıyordu [ATANAME / Gerçek].

**

Peki, ne yapmalıdır?

Sentez niteliğinde bir çözüm, yine Atatürk’ten: “Devlet yönetiminde bilime, uzmanlık bilgisine kesin olarak öncelik tanımalıdır. Bir hükümet üyesinin, bir bakanın uzman olmasını sağlamak her zaman mümkün değildir. Buna karşılık yönetim alanında esaslı ve çok bilgili şekilde hareket etmek gerekir. İşlerde uzman olmalarını bakanlardan beklememek lazımdır. Her bakanlığın bünyesinde bir uzmanlar kurulu bulundurulmalıdır.”

Hayatta en hakiki yol gösterici bilimdir.

Felaketler; uzmanların, gerçekleri görenlerin görüş ve önerilerinin muktedirlerce nazara alınmaması, önerdikleri çözümlerin uygulanmaması durumunda kendini gösterecektir.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar